hukuk.forum.st
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

hukuk,hukuki,adliye,dava,müvekkil,hukuk haberleri,avukat,savcı,hakim,forum
 
AramaLatest imagesAnasayfaKayıt OlGiriş yap

 

 Zina Ateşi

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Jensen
Hukuk Forum
Jensen


Giriş Tarihi : 30/03/09
Yer : İstanbul
Yaş : 34
Mesajlar : 14824
Rep Puanı : 14472
Rep Gücü : 6503
Zina Ateşi 2duy3hj

Zina Ateşi Empty
MesajKonu: Zina Ateşi   Zina Ateşi EmptyPtsi Tem. 12, 2010 10:01 am

Cenab-ı Hak, Hazret-i Âdem’i yoktan var ettikten sonra kendisiyle huzura
kavuşacağı bir hanımı da ona eş olarak yaratmıştır. İnsanoğlunun
çoğalmasını, onlar vasıtasıyla takdir eden Allah Teâlâ, erkeklerle
kadınlar arasına birtakım hak ve vazifeler koyarak, iki tarafın da
fıtratına uygun yaşamasını emretmiştir.

İslâm’da evlilik, geçici bir menfaat veya zevk üzerine kurulmamıştır.
İki tarafın anlayış ve olgunlukla meydana getirdiği ve sevgi-saygı
temelleri üzerine kurulan yuva, toplumun en güzîde varlığı olan “insanı”
ortaya çıkaracak, ihtiyaçlarını temin ederek, onu cemiyetteki mukaddes
vazifelerine hazırlayacaktır. Böylece âile, toplumun en küçük, fakat en
vazgeçilmez yapı taşını oluşturacaktır. Onun sarsılmasına yol açacak
(zina, iftira vb.) her türlü te’sir, İslâm tarafından yasaklanmış ve bu
hususta çok sıkı tedbirler alınmıştır.

Güzel dinimiz İslâm, insana zarar veren bir hususu haram kılmadan önce,
Cenâb-ı Hakk’ın merhametinin muktezâsı olarak önce o harama giden bütün
yolları kapatmış ve böylece haram işlemek zorlaştırılmıştır.

Meselâ zinâyı haram kılan âyet-i kerîme gelmeden önce, nikâh emredilmiş
ve teşvik edilmiştir. Böylece insanların meşrû yollardan bu fıtrî
ihtiyacını gidermesi kolaylaştırılmıştır.

Nikâh, kadın ve erkeğin bütün haklarının güvence altına alınması
demektir. Geçici bir zevk için kadının kullanılıp atılmasına müsaade
edilmemesi demektir. Böylece nikâh sayesinde kadının maddeten ve mânen
sömürülmesi engellenmiş olur. Erkek de âile yuvası ile, nefsini
dizginlemiş, fıtratındaki iktidar ve himâye etme meylini eşine ve
çocuklarına tahsis etmiş olur. Onları, hâricî her türlü belâ ve
musîbetlerden korumaya çalışır. Bu şekilde iki taraf da ilâhî bir
sıyânet (koruma) ve huzur iklimine adım atar.

Diğer taraftan nikâh, toplumun nâmus, iffet ve şerefini muhafaza eden en
önemli hususlardan birisi, âdeta nesli koruyan bir paratoner gibidir.
Bu yüzden hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “Ey
gençler!.. Sizden evlenmeye gücü yeten kimse hemen evlensin. Zira
evlilik, gözü ve tenâsül uzvu haramdan en iyi koruyan en sağlam kaledir.
Evlenmeye imkânı olmayan ise oruç tutsun; zira oruç şehveti kırar.”

(Buhâri, Nikâh, 2-3; Müslim, Nikâh, 1)
Zina yasağına düşülmemesi
için öncelikle “nikâh”ı teşvik eden İslâm, ikinci olarak birbirlerine
nikâhı düşen (evlenebilecek durumdaki) kadın ve erkeğin baş başa aynı
mekânda kalmalarını da yasaklamıştır. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “Bir kadınla bir erkek yalnız kalmasın. Aksi durumda
üçüncüleri şeytan olur.”
Başka bir hadîs-i şerîfte de, “Şeytanın insanın damarlarında gezindiği ve ona günah
işletmek için âdeta fırsat kolladığı” belirtilmektedir.
(Buhârî,
Îtikaf, 11; Müslim, Selâm, 23)
O hâlde insanın, evli veya bekâr,
kendisiyle evlenmesi Allah tarafından ebediyyen yasaklanmış (anne,
kızkardeş, erkek kardeş vb.) kimseler dışındaki yabancılarla, kapalı
mekânlarda baş başa kalması uygun görülmemiştir. Bu, âile içindeki
enişte, yenge, baldız, kayınbirader vb. akrabalar da olsa durum
değişmez. Ancak burada şu hususu belirtmekte de fayda vardır. Burada
yasaklanan husus, birbirine nikâh düşebilecek kimselerin halvet hâlinde,
yani yanlarına kimsenin girip çıkamayacağı durumlarda baş başa
kalmasıdır. Âile içinde, yanında kocası, ağabeyi, babası veya
kadınlardan başka akrabaları varken erkek akrabaların yanına meşrû
ölçüler içerisinde çıkmasında, oturup kalkmasında veya bir şeyler ikram
etmelerinde bir mahzur yoktur.Bütün bu durumlarda, kılık kıyafetine ve
oturup kalkmasına dikkat etmek şartıyla… Aksi hâlde, en yakın akraba ile
de her türlü münâsebeti kesip yabancı bir insan gibi davranmak, âile
içinde başka huzursuzluklara da sebebiyet verebilir. Bir hanım, nasıl
çarşı-pazarda kendi ihtiyacı için meşrû ölçüler içinde geziyor ve
alışveriş edip konuşuyorsa, nikâh düşse bile yakın akrabalarının yanında
da bu akrabalığın gerektirdiği nisbette oturur, konuşur ve hizmetini
eder. Ama bu durumun lâubâliliğe ve gayr-i meşrû şekle dönüşmesine
fırsat vermez.

İslâm, zinâyı yasaklarken, ona götüren yollardan birisini de “tesettür”
ile kapatmıştır. Tesettür, erkek ve kadının fıtratlarına uygun bir
şekilde tanzim edilmiştir. Nasıl ki, kadının bütün vücudu başlı başına
bir ziynet ise ve ona uygun şekilde örtünmesi gerekiyorsa, erkeğin de
bakışını koruması, iffet ve namusunun bir gereğidir. Âyet-i kerîmede: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini zinâdan
sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için daha temizdir.”

(en-Nûr, 30)
buyrulmaktadır. Öyleyse, tesettürü sadece kadından
beklemek de anlamsızdır. Her iki cins de kendi iffet ve nâmuslarını
korumakla mükelleftirler. Çünkü bakmak, konuşmaya; konuşmak yakınlaşmaya
götürür. Bu yüzden İslâm, işi en başında sınırlandırarak toplumun
îtibar ve haysiyetini korumayı gâye edinmiştir. Bakışları muhafaza
etmek, kalbin tesettürüdür. Çünkü göz, kalbin anahtarıdır. Bu yüzden
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîfinde:
“Bakışı bakışa eklemeyin! Birincisi sendendir.
Diğerleri şeytandandır.”
buyurmuştur. (Tirmîzî, Edeb, 28;
Ebû Dâvud, Nikâh, 44)
Bütün âzâlar zinâya aracılık yapabilir, ama
buna öncülük eden göz olduğu için gözün haramlardan muhafazası çok
önemlidir. Erkeklerin gözlerini muhafaza etmesi istendiği gibi, âyet-i
kerîmede hanımların da gözlerini muhafaza etmesi istenmiştir: “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini haramdan
sakınsınlar, ırzlarını da korusunlar…”
(en-Nûr, 31)
Bu âyet-i
kerîmede hanımların da aynı şekilde zinânın ilk kapısı olan gözü
muhafaza etmeleri gerektiği, bunun ırzı korumakta en önemli faktör
olduğu açıkça ifade edilmektedir. Yani kadın için de tek başına
tesettüre girip örtünmek yetmiyor, onun da gözünü haramdan muhafaza
etmesi, tesettürü kadar önemli!.. Âyetin devamında ise: “…Görünen kısımları (yüz, el, ayak) müstesnâ olmak
üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri
anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. (Dikkatleri çekecek tarzda
yürümesinler).”
Buyrularak, hanımların, örtünmenin ötesinde
kendi güzelliklerini ortaya koyacak tavır ve davranışlardan uzak durması
da emredilmiştir. Bu âyet-i kerîmeden yola çıkarak, bazıları
gösterilmesi yasaklanan şeylerin “küpe, bilezik vs.” ziynet eşyaları
olduğunu söylemişse de, buradaki kastedilen “ziynet” bunların takılı
olduğu bölgeler, yani kadının vücûdudur. Biraz önce de ifade edildiği
gibi, “kadının bütün vücudu, başlı başına ziynettir.” Ancak yüz, el ve
ayak gibi zarureten açıkta kalan kısımlar, bundan istisnâ edilmiştir.
Bazı hak mezhepler, yüzün, vücudun güzelliklerini toplaması sebebiyle
onun da örtülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerse de, Hanefî mezhebi
âlimleri bu konuda orta yolu tutarak yüzün örtülmesinin gerekmediğini
kabul etmişlerdir. Aslında âyet-i kerîmede yasaklanan teşhir, bir şeyi
olduğundan daha güzel göstermek ve onu sergilemek mânâsına gelmektedir.
Bunun için müslüman kadınların yüzlerini daha da güzel bir hâle getirmek
için makyaj vs. yaparak dışarıya çıkmaları uygun değildir. Bütün bu ve
benzeri güzelliği artıran ve kadına câzibe katan unsurların
sergileneceği yegâne yer, evlerinin içi ve kendi eşleri olmalıdır.
Elbette kadın, giyinmeyi, süslenmeyi ve kendisini güzel gösteren şeyleri
sever. Fakat bu güzellikleri, helâl olmayan yerlerde teşhir, hem
kendisini, hem muhatabını ve hem de toplumu çok zor durumlarda
bırakabilir. Bunun da ilk sorumlusu kadın olur.

Bütün ilâhî dinlerde yasaklanmış bir fiil olan “zinâ” İslâm’da da her
çeşidi ile yasaklanmıştır. Daha da ötesinde İslâm dininde zinâya yol
açan, zinâya meylettiren her fırsat da tek tek bu yasak kapsamına
alınmıştır. Zira âyet-i kerîmede: “Zinâya
yaklaşmayınız. Zira o, bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.”

(el-İsra, 32)
buyrularak zinanın bizâtihî aşırılık ve kötü bir yol
olduğunun vurgulanmasının yanısıra ona yaklaşmak bile açıkça men
edilmiştir. Çünkü zinâya yaklaşan bir insanın, ona düşmesi an
meselesidir. İnsanların küçük görüp önemsemediği her yanlış adım, geri
dönülmez büyük bir hataya dâvetiye çıkarmaktadır. Zinâ, başlı başına bir
ateş gibidir. Ateşe fazla yaklaşmak, kıvılcımlarından veya alevlerinden
zarar görme ihtimâlini artırır. Hanımlarının ahlâklı olmasını isteyen
erkekler, edep ve hayâ içinde yaşamalı; beylerinin sadece kendilerine
meyletmesini isteyen hanımlar da maddî ve mânevî güzelliklerini bilhassa
beylerine karşı teşhir etmelidirler.

Kısacası, edep, hayâ ve nâmus ölçüleri, sadece kadının veya yalnızca
erkeğin gözetmesi gereken prensipler değildir. Her iki cins, kendi
üzerine düşeni lâyıkıyla yaptığı müddetçe toplum, huzur, mutluluk ve
ahlâk içerisinde yaşar. Bu sınırlar zedelendiği nisbette de toplumun
düzeni sarsılır, âileler yıkılır. Rabbim, cümlemizi, kötülüğü emreden
nefislerimizin şerrinden, şeytanın kötü huy ve alışkanlıklarını
benimseyerek şeytanlaşan erkek ve kadınlardan muhâfaza buyursun… Âmin.


ALINTIDIR
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Zina Ateşi
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
hukuk.forum.st :: Kültür ve Sanat :: İslam ve İnsan-
Buraya geçin: